Yaşam kalitesini yükseltmek üstüne yazılmış, değerli görüşlerini açıklamış bu kitabında Prf. Dr. Üstün DÖKMEN. Yaşama yerleşmeyi, kaliteli yaşamayı, bir sandalyeye, bir koltuğa oturmaya benzetmiş yazar. Sandalyeye ya da koltuğa eğreti biçimde değil, tam ortasına dengeli bir biçimde oturmak gibi yorumlamış yaşama yerleşmeyi … İnsanların yaşamdan bıkkınlıklarını, sindirilmişliğini, karamsarlığını, yıldırılmışlığını görünce okumalarını önermek, tanıtmak istedim kitabı… Kitabın tanıtma yazısı bütünün tam bir özeti… yaşama yerleşmenin açıklaması sanki… “ Bazılarımız bazen (ve sanırım çok azımız da her zaman) dört elle sarılırız yaşama. Fark ederek, hissederek, anı yaşayarak yaşarız; bazılarımız ise sanki parmak ucuyla tutarız yaşamı. Bir sandalyeye, koltuğa, sedire kendimizi bırakarak, yayılarak yerleşmek de mümkündür,eğreti bir şekilde oturmak da…Benzer şekilde yaşama, bütün varlığımızla, varoluşumuzla yerleşmek de mümkündür, eğreti bir şekilde ucundan ilişmek de… Bir at üstüne tam yerleşmeyen suvariyi nasıl üstünden atarsa, yaşam da kendine tam yerleşmeyenleri, bir anlamda yeterince uyum sağlayamayanları üstünden atar, devre dışı bırakır.”
Mutluluğu bulmanın, mutlu olmanın, çevreyi de mutlu etmenin ne olduğunu açıklamış kitabın son bölümünde. Üç öyküyle, yorumlarıyla açıklık getirmiş düşüncelerine.
Aptal Hans
Alman halk masalı, Grimm Kardeşler derlemişler. Aptal Hans’a uzun yıllar çalıştığı emeğinin karşılığı ustası , onu çok zengin edecek kadar külçe altın verir. Eve dönerken Hans yorulur. Yolda gördüğü atlının atıyla altınları değişir. Hans mutlu olmuştur. Atı sonra inekle değişir. Yine mutlu olmuştur. İneği kazla, kazı da bileği taşıyla değişir, eve eli boş gelir.
Ana fikir çıkarır Üstün Dökmen: “ Aptal Hans gibi aptallık edip elindeki kıymetli şeyleri değersizleriyle değiştirme…
Altın nasılsa gidecek, hepimiz ölümlüyüz, elimizdeki bir gün nasıl olsa bitecek; önemli olanyaşam karşısında bu tuhaf alışverişte mutlu olabilmek. Hans hep mutluydu; ya bir de mutsuz olsaydı nasıl biterdi yolculuk, çekilir miydi? “
Kaşıkçı Elmas’ı
Rivayete göre, yaşlı ve fakir bir kadın çöpler arasında parlak bir şey bulur. Bu meğer elmasmış, bulduğu şeyin değerini bilmemiş. Bir kuyumcuya iki tahta kaşık karşılığı vermiş. Tabii elmas meşhur olmuş, adı da Kaşıkçı Elması olmuş. Ekliyor yazar:
“Kadın yaşamında bulup bulabileceği en değerli şeyi çok ucuza satmış. Bizler de yaşamımızı, bu dünyada bulup bulabileceğimiz en değerli şeyimizi yaşamımızı satmıyor muyuz? Yaşamını satanlarımız yok mu? Elması bulan kadının saf olduğunu, zarar ettiğini düşünüyoruz, onun adına üzülüyoruz. Ancak mutsuz olan biziz kadın mutluydu. Muhtemelen kaşıkları aldığında sevinmişti.. Yaşam fırça darbelerinden oluşan resimler gibi anlık duygulardan oluşur. Kadın mutlu oldu, o an kutsaldır… Bu dünyada elinde kalan gerçekten ona ait olan tek şey o andaki mutluluğudur…”
Yiğit Özgür’ün Delisi
Yazar, Yiğit özgür’ün bir karikatürünü yorumluyor: Kafasında hunisiyle bir deli, gözünü yerdeki papatyaya dikmiş, “ seviyor sevmiyor” diye söylenir… “ Papatya deliyi seviyormuş, ben de seviyorum o deliyi. Çiçekleri koparmayanları, ormanı yok etmeyenleri, hayvanları ve insanları öldürmeyenleri seviyorum. Çiçekleri koparmayanlar, ormanları yok etmeyenler, hayvanlrı ve insanları öldürmeyenler, yerlerinden yurtlarından etmeyenler yaşama sağlam yerleşirler. Yaşama sağlam yerleşenleri seviyorum.”
Sonuç: “ Altınlar ya da Kaşıkçı Elması’nın dışarıdan görünen ihtişamı önemli değildir. Sizin yaşam içinde hissettikleriniz önemlidir. Başkalarının sizin elinizde gördükleri zenginlikler değil siz içinizde hissettiklerinizle, yaşadığınız mutluluklarla zenginleşirsiniz. Yaşama yerleşirsiniz.”
Yaşama yerleşebilmeniz ve kaliteli yaşamanız dileklerimle…
ÜSTÜN DÖKMEN
ilkem iyi bir kul olmak cennete gitmektir varlıgım tüm benligim allaha armagan olsun ey bizi rahmetiyle yaratan kendisinden bir ruh ile var eden rabbimiz gönderdigin secip begendigin din e kadim degerlere baglı kalacagıma salatımı ibadetlerimi hayatımı ve ölümümü sadece sana adayacagıma ve sanagönülden teslim olacagıma and icerim allahın selamı rahmeti teslim olanların üzerine olsun
29 Ekim 2010 Cuma
25 Ekim 2010 Pazartesi
TESLİMİYET AMA NASIL?
Teslimiyet, hoş bir kelime değil. Teslim olmak, yenilginin, boyun eğişin, dayanamyıp pes edişin işaretidir. Ya da karşı tarafın gücünü, üstünlüğünü, pozisyonunu kabul edişin ilanıdır. Teslim olmak bitişin, tükenişin, silinişin ortaya konulmasıdır. Direnişi terketmek, silahı bırakmak, ma’reke meydanından kaçmaktır. Türkçedeki bilinen meşhur anlamıyla teslimiyet yenilgidir.
Ancak bir teslimiyet var ki, o bambaşka bir teslimiyet, o bambaşka bir boyun eğmedir. Bilinen teslimiyet her zaman zilleti ifade ederken, bu teslimiyet izzeti işaret eder. Teslimiyet, adı üstünde yelkenleri indirmek, yokum demek, bittim demek iken; bu teslimiyet yeniden doğuyorum, var oluyorum, ayağa kalkıyorum demektir... Bu teslimiyet sıradan bir pes etme değil; yeniden dirilişin imkanlarını tanımak, haddini bilmektir. Bu teslimiyet yenilginin, bitişin, silinişin değil; izzet kazanışın, pâye alışın baslangıcı, kerâmete (değerli oluşa) talip oluşun kararıdır. Bu teslimiyet, boyun eğip hiçliğe düşüşü değil, kabul ederek var oluşu seçişin ayrımıdır. Bu teslimiyet karşı tarafın gücünü mağlubiyetle kabul etme değil; kendi konumunun farkına varıp, bunu ait olduğu makama sunmadır. Daha doğrusu karşısında durduğu makamı, o makamın hak ettiği yeri tanımadır. Bu teslimiyet, beraberinde barış, selamet, huzur ve güven getiren bir teslim olmaktır. Kim bu şekilde teslim olursa o dünyada güvene, ahirette kurtuluşa kavuşur.
İlginçtir melekler cennetlikleri ‘teslimiyetle’ aynı kökten türeyen ‘selâm’ ile karşılayacaklar. Allah(cc) kullarına kendini aynı isimle takdim ediyor: “es-Selâm”. Onun insanlığın kurtuluş ve selâmeti için gönderdiği dinin adı da aynı kökten gelen bir kelime: el-İslâm.
Bu teslimiyet, insanın Sahibini itirafı, varlığını borçlu olduğu Rabbinden gelenlere itibar etmesidir. Zira onun bu itibarı kendisine izzet, şeref, saadet ve selâmet kazandırır. Bu teslimiyet “Âmentü/iman ettim-inandım ve emîn oldum” demektir, ‘semi’tü ve eta’tü/işittim ve itaat ettim’ demektir, ‘Âmentü ve saddaqtü/inandım ve tasdik ettim’ demektir.
Sözlükte Teslimiyet :
Türkçe sözlük onu şöyle açıklıyor : Teslim olma, kendini verme, boyun eğme. ‘Teslimiyet göstermek’ ise; birinin isteğini olduğu gibi kabul etmek demektir. (Türkçe Sözlük, s: 1462)
İslâmî literatürde ‘teslimiyet kelimesinin kökü ‘selime’ fiilidir. Bu da sözlükte bir işten kurtulmak, beri olmak demektir. ‘Selime’ fiili aynı zamanda; boyun eğmek, itaat etmek, savaşmaksızın esir almak anlamlarına da gelir. Bu fiilin if’al kalıbındaki şekli ‘esleme’; İtaat etmek, teslim olmak, müslüman olmak kurtuluşa ermek, selâmete kavuşmak, barış yapmak, kurtarmak demektir. İslâm kavramının da kök fiili olan ‘esleme’ ayrıca, barış yaptı, sulha girdi ve barışın şartlarına uydu anlamlarına gelir. (Lisanu’l-Arab, 7/240-244)
Bu teslimiyet, insanın Sahibini itirafı, varlığını borçlu olduğu Rabbinden gelenlere itibar etmesidir. Zira onun bu itibarı kendisine izzet, şeref, saadet ve selâmet kazandırır. Bu teslimiyet “Âmentü/iman ettim-inandım ve emîn oldum” demektir, ‘semi’tü ve eta’tü/işittim ve itaat ettim’ demektir, ‘Âmentü ve saddaqtü/inandım ve tasdik ettim’ demektir.
Sözlükte Teslimiyet :
Türkçe sözlük onu şöyle açıklıyor : Teslim olma, kendini verme, boyun eğme. ‘Teslimiyet göstermek’ ise; birinin isteğini olduğu gibi kabul etmek demektir. (Türkçe Sözlük, s: 1462)
İslâmî literatürde ‘teslimiyet kelimesinin kökü ‘selime’ fiilidir. Bu da sözlükte bir işten kurtulmak, beri olmak demektir. ‘Selime’ fiili aynı zamanda; boyun eğmek, itaat etmek, savaşmaksızın esir almak anlamlarına da gelir. Bu fiilin if’al kalıbındaki şekli ‘esleme’; İtaat etmek, teslim olmak, müslüman olmak kurtuluşa ermek, selâmete kavuşmak, barış yapmak, kurtarmak demektir. İslâm kavramının da kök fiili olan ‘esleme’ ayrıca, barış yaptı, sulha girdi ve barışın şartlarına uydu anlamlarına gelir. (Lisanu’l-Arab, 7/240-244)
‘Selime’, selamet-kurtuluş ve güvenlik manasını da taşır. Bundan türeyen ‘selâm’, emin olmak, güvenlik içinde olmak, barış ve esenlik içerisinde olmak demektir.
‘Teslîm’ masdarının aslı ‘selleme’ fiili, hem bir şeyi sahibine teslim etmeyi, hem de emre itaat ve inkıyad etmeyi anlatır. (Lisanu’l-Arab, 7/244)
‘Teslîm’ masdarının aslı ‘selleme’ fiili, hem bir şeyi sahibine teslim etmeyi, hem de emre itaat ve inkıyad etmeyi anlatır. (Lisanu’l-Arab, 7/244)
Özetleyecek olursak ‘esleme’ fiili şu manalara gelir :
1-Barışa girmek, barış yapmak,
2-Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek,
3-İslâmı din olarak seçmek, İslâma girmek,
4-Allah’a teslim olmak, Allah’a bağlanmak,
5-İhlaslı ve samimi olmak,
6-Selem alış verişi yapmak, yani parayı peşin verip veresiye mal almak.
1-Barışa girmek, barış yapmak,
2-Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek,
3-İslâmı din olarak seçmek, İslâma girmek,
4-Allah’a teslim olmak, Allah’a bağlanmak,
5-İhlaslı ve samimi olmak,
6-Selem alış verişi yapmak, yani parayı peşin verip veresiye mal almak.
Kur’ an’da Teslimiyet :Kur’an, teslimiyet kelimesini fiil ve masdar formunda bir kaç yerde kullanıyor. ‘Selleme’ fiili Bakara 233. âyette teslim etme anlaminda kullanılmıştır.
“Selleme’, aynı zamanda bildiğimiz selâm vermek demektir.
“... Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selam verin (sellim). İşte Allah, düşünüpanlayasınız diye size ayetleri böyle açıklar.” (24 Nur/61) (bkz: 24/Nur 27)
“Selleme’, aynı zamanda bildiğimiz selâm vermek demektir.
“... Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selam verin (sellim). İşte Allah, düşünüpanlayasınız diye size ayetleri böyle açıklar.” (24 Nur/61) (bkz: 24/Nur 27)
İman edenlerden istenen Allah’ın ve Peygamberinin hükmüne tam teslimiyettir.
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe (verdigin hukme teslim olmadikca) iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65) (bkz. 33/Ahzab/56)
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe (verdigin hukme teslim olmadikca) iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65) (bkz. 33/Ahzab/56)
İman kuru bir lâftan ibaret değildir; gönülden bağlanmak, inanmak ve kabullenmektir. Hem “Allah ve Resulü’ne inandım” deyip, hem de hükümlerine razı olmamak doğru değildir.
Tıpkı örnek insan İbrahim peygamber gibi :
“Bütün benliğini Allah’a teslim eden, daima iyilik yapan ve her türlü batıldan yüz çeviren İbrahim’in inanç sistemine –Allah’ın onu sevgisiyle yüceltttiğini görerek uyan kişiden daha iyi iman sahibi kimdir.” (4/ Nisa 125)
Tıpkı örnek insan İbrahim peygamber gibi :
“Bütün benliğini Allah’a teslim eden, daima iyilik yapan ve her türlü batıldan yüz çeviren İbrahim’in inanç sistemine –Allah’ın onu sevgisiyle yüceltttiğini görerek uyan kişiden daha iyi iman sahibi kimdir.” (4/ Nisa 125)
Teslimiyet, Haktan geleni kabul etmek, imanı güçlendirmek, İslâma bağlılığı ortaya koymaktır.
“Andolsun ki, Resûlüllah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir. Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Resûlü'nün bize vadettiği! Allah ve Resûlü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını (teslimiyetlerini) arttırdı.” (33/Ahzab 22)
“Andolsun ki, Resûlüllah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir. Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Resûlü'nün bize vadettiği! Allah ve Resûlü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını (teslimiyetlerini) arttırdı.” (33/Ahzab 22)
Hz. Süleyman Sebe’ kraliçesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Bana karşı büyüklük taslamayın ve bana gönülden teslim olmuş olarak gelin.” (27/Neml 31) (bkz. 27/Neml 38 ve 44) Buradaki teslimiyeti ‘müslüman olmak’ diye anlamak da mümkündür. Tıpkı şu âyetlerde olduğu gibi:
“Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlahınız, bir tek İlah'tır. Öyle ise, O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlaslı ve mütevazi insanları müjdele!” (22/ Hac 34)
“İmdi, azap gelip sizi bulmazdan önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun; sonra size kimse yardım etmez.” (39/Zumer 54)
“İçimizde, (Allah'a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” (72/Cin 14)
“Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlahınız, bir tek İlah'tır. Öyle ise, O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlaslı ve mütevazi insanları müjdele!” (22/ Hac 34)
“İmdi, azap gelip sizi bulmazdan önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun; sonra size kimse yardım etmez.” (39/Zumer 54)
“İçimizde, (Allah'a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” (72/Cin 14)
Kur’an dilinde teslim olmak aynı zamanda onun davetine uyarak müslüman olmaktır, İslâmı din olarak gönülden benimsemektir.
“… Havariler dediler ki: “Allah’ın yardımcıları biziz: Biz Allah’a inandık, Sen de şahit ol ki biz Allah’a teslim olan müslümanlarız.” (2/Âli İmran 52.) (bkz.3/Âli İmran 20, 2/Bakara 131, 5/Maide 44,40/ Mü’min66)
Hucurat sûresi 14. âyette ki “…deyin ki müslüman olduk” ifadesi “İslâmın gücüne teslim olduk” şeklinde de anlaşılabilir. (M. İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s: 1030)
‘Esleme’ fiilinin geçtiği bütün âyetlerde teslimiyet ile İslâmı din kabul etmenin kasdedildiğini söyleyebiliriz. Demek ki müslüman olmak Allah’ın davetine, hükmüne, dinine, kaderine, hikmetine, kanununa teslim olmaktır.
“… Havariler dediler ki: “Allah’ın yardımcıları biziz: Biz Allah’a inandık, Sen de şahit ol ki biz Allah’a teslim olan müslümanlarız.” (2/Âli İmran 52.) (bkz.3/Âli İmran 20, 2/Bakara 131, 5/Maide 44,40/ Mü’min66)
Hucurat sûresi 14. âyette ki “…deyin ki müslüman olduk” ifadesi “İslâmın gücüne teslim olduk” şeklinde de anlaşılabilir. (M. İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s: 1030)
‘Esleme’ fiilinin geçtiği bütün âyetlerde teslimiyet ile İslâmı din kabul etmenin kasdedildiğini söyleyebiliriz. Demek ki müslüman olmak Allah’ın davetine, hükmüne, dinine, kaderine, hikmetine, kanununa teslim olmaktır.
Kavram Olarak Teslimiyet :
‘İslâm’, aynı kökten türemiş kelimedir. Burada kelimenin hakka ve doğruya boyun eğme manası ön plana çıkarılmıştır. Zira İslâm’a göre batıl’a ve yanlışa boyun eğme, teslimiyet değil isyandır.
Demek ki olumlu anlamıyla teslimiyet, barış, selâmet ve güven için Hakka tabi olmak, ona teslim olmak demektir.
‘İslâm’ kelimesi, inanmanın da ötesinde teslimiyeti, yani itaat ve inkıyad etmeyi, barış ve güvenliği de beraberinde getiren son derece kapsamlı bir kelimedir. ‘İslâm; mutluluğun, barışın, şeref ve izzetin sağlandığı yaşama biçiminin adı, bunları ortaya koyan değerler sistemidir. Bir başka deyişle ‘İslâm’; Allah’ın insanlara, onları mutluluğa ve yüceliklere yükseltmek için gönderdiği ilahî kanun, ilahî ilkeler bütünüdur. Allah’ın (cc) emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir. ‘İslâm’, barış isteyen bir otoriteye boyun eğerek, ondan razı olup ona saygı duyarak itaat etmek, boyun bükmek ve böylece barış ortamında ve güvenlik içinde yaşamayı istemek ve bu durumun devam etmesi için gerekli etkinlikleri yapmak demektir. İşte bu da bizim vurgulamak istediğimiz teslimiyettir.
‘İslâm’, aynı kökten türemiş kelimedir. Burada kelimenin hakka ve doğruya boyun eğme manası ön plana çıkarılmıştır. Zira İslâm’a göre batıl’a ve yanlışa boyun eğme, teslimiyet değil isyandır.
Demek ki olumlu anlamıyla teslimiyet, barış, selâmet ve güven için Hakka tabi olmak, ona teslim olmak demektir.
‘İslâm’ kelimesi, inanmanın da ötesinde teslimiyeti, yani itaat ve inkıyad etmeyi, barış ve güvenliği de beraberinde getiren son derece kapsamlı bir kelimedir. ‘İslâm; mutluluğun, barışın, şeref ve izzetin sağlandığı yaşama biçiminin adı, bunları ortaya koyan değerler sistemidir. Bir başka deyişle ‘İslâm’; Allah’ın insanlara, onları mutluluğa ve yüceliklere yükseltmek için gönderdiği ilahî kanun, ilahî ilkeler bütünüdur. Allah’ın (cc) emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir. ‘İslâm’, barış isteyen bir otoriteye boyun eğerek, ondan razı olup ona saygı duyarak itaat etmek, boyun bükmek ve böylece barış ortamında ve güvenlik içinde yaşamayı istemek ve bu durumun devam etmesi için gerekli etkinlikleri yapmak demektir. İşte bu da bizim vurgulamak istediğimiz teslimiyettir.
“İslâm’a teslim olan, inanana, ‘müslim’ veya ‘müslüman’ denilir. Müslim kavramı, Mü’min kavramından daha dar kapsamlıdır ama bu iki önemli kavram arasında sıkı bir bağlantı vardır. Müslim iman eden mü’min’dir, mü’min de İslâma teslim olmuş müslim’dir. Mü’min, İslâm’a şüphesiz inanan ve asla şüphesi olmayan kimsedir. O imanın içerisinde emniyette vardır, teslim olma da...
Kâinat, zerresiyle kürresiyle Allah’a teslim olmuş, O’nun hükmüne boyun eğmişlerdir. Daha doğrusu her şey Allah’ın koyduğu yerde durmakta, Allah’ın kendisine tevdi ettiği görevi icra etmektedir. Onların teslimiyeti bilinçli bir tercih değil, Sünnetullah’ın-Allah’ın yasasının gereğidir.
İnsanın teslimiyeti ise bilinçlidir, özgür irade iledir. Zira Allah (cc) insanı farklı yarattı ve ona seçim hakkı tanıdı. Eğer ikna olduktan sonra gönülden Hakka teslim olur ve gereğini yaparsa, varlık içinde en yüce mertebeyi kazanır, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, dünyada halife olur.
İnsanın teslimiyeti ise bilinçlidir, özgür irade iledir. Zira Allah (cc) insanı farklı yarattı ve ona seçim hakkı tanıdı. Eğer ikna olduktan sonra gönülden Hakka teslim olur ve gereğini yaparsa, varlık içinde en yüce mertebeyi kazanır, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, dünyada halife olur.
Nasıl Bir Teslimiyet ?
Teslimiyet “Şeriatin kestiği parmağın acımadığına” gerçekten inanmaktır. Allah’ın hükmüne, taksimine, adaletine, kararına razı olmaktır. Peygamberin İslâm adına getirdiklerine itiraz etmemektir. Kullarına genelde rahmetiyle muamele eden Rabbine; “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilmektir.
Müslüman olmak ile, teslim olmak aynı anlama gelir. Yani selâmete ulaşan, tehlikeden, yanlışların getireceği zararlardan, korkuların getireceği dehşetten, cehaletin getireceği hatalardan emin olmak, salim olmak demektir.
Teslimiyet “Şeriatin kestiği parmağın acımadığına” gerçekten inanmaktır. Allah’ın hükmüne, taksimine, adaletine, kararına razı olmaktır. Peygamberin İslâm adına getirdiklerine itiraz etmemektir. Kullarına genelde rahmetiyle muamele eden Rabbine; “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilmektir.
Müslüman olmak ile, teslim olmak aynı anlama gelir. Yani selâmete ulaşan, tehlikeden, yanlışların getireceği zararlardan, korkuların getireceği dehşetten, cehaletin getireceği hatalardan emin olmak, salim olmak demektir.
Teslim olmak, Türkçe anlamıyla ellerini havaya kaldırıp, ‘tamam teslim oluyorum, size emanetim, istediğinizi yapabilirsiniz, istediğiniz gibi sevkedebilirisiniz’ demek değildir. İnsan harp esiri olmadığı gibi, doğuştan eşkıya da değildir. Onun Allah’ın davetine icabet etmesi, hiç bir zaman bilinen bir anlamda güçsüzün veya suçlunun teslim olması değil, Rabbine inanması ve güvenmesi demektir. O’nun ilahlığını ve Rabliğini kabul etmesi, O’na itaat etmesidir.
İnsan doğuştan suçlu değil ki, Rabbi O’nu yakalasın ve o da silahını bir kenara atıp ellerini kaldırsın. Ya da kurban olarak boynunu uzatsın. Sonra da ‘işte teslim oluyorum, vereceğin her türlü cezaya razıyım’ desin. Bu teslimiyet, güvene iltica, selâmeti tercih, kurtuluşa giden yolları benimsemedir. Sahibine itaat, bu itaatle selâmete kavuşmadır. Yoksa, kasaba teslim olan kasaplık zavallı hayvan gibi değil. Yoksa celladına boynunu ister istemez teslim eden idam mahkûmu gibi değil. Bu teslimiyetin ana muharrik unsuru samimiyettir. Bu teslimiyet soru soran, aldığı cevapla ikna olan, tatmin olan, sonra da kuvvetli bir şekilde inanmayı sağlayan bir teslimiyettir. Öyleyse şöyle söylemek mümkün: Teslimiyet samimiyettir.
Bu teslimiyet, ihlaslı müslüman olmaktır. Müslüman olmak bir açıdan kâinatın tabi olduğu fitrî koroya katılmak, yaratılışla aynı dili konuşmaktır. Yolunu, yönünü, dinini, yanını ve yöresini; haddini, yerini, gücünü, kapasitesini bilmektir. Bu teslimiyet, aslında bilmek veya farkında olmaktır. Neyin? Kime ait olduğunun, mülkün sahibinin, hayatın sahibinin, öldürenin ve diriltenin kim olduğunun…
Allah’tan gelen her bir davete, “âmentü ve eslemte/inandım ve teslim oldum” diyen, Rabbini tanıyor, O’na itibar ediyor demektir. Tıpkı İbrahim gibi. “Rabbi ona ‘teslim ol’ dediğinde, karşılığı şu oldu: ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” (2/ Bakara 131) Tıpkı tazecik canını Allah için kurban vermeye hazır olan İsmail gibi. (bkz.37/Saffât102-103) Tıpkı Firavun’un zaferi için Hz. Musa’nın karşısında sahaya inen, ama Hz. Musa’nın mucizesini görünce iman eden sihirbazlar gibi. (bkz.7/A’raf 124, 20/Tâhâ71, 26/Şuarâ49) Tıpkı âdeta ateş denizinin ortasındaki Hz. İsa’nın havarileri gibi. (bkz. 3/Âli İmran 52, 61/Saff 14) Tıpkı Mekke’de her türlü olumsuzluğa ve tehlikeye rağmen Hz. Muhammed(sav)’i seçen ve o uğurda hicrete razı olan, “anam babam sana fedâ olsun ey Peygamber!” diyen sahabeler gibi. (bkz.10/ Tevbe100) Tıpkı Akabe gününde, yaptıkları biatın farkında olan Abbas ibn Ubade gibi. (bkz. İbni Hişam, Siyer 2/88) Tıpkı can pazarı olan Bedir öncesi Rasûlüllah’a (sav); “Ey Allah’ı Rasûlü! Allah sana ne emrettiyse onu yap. Biz seninle beraberiz. Biz İsrailoğullarının Hz. Musa’ya dedikleri gibi “Git Rabbin ve sen savaş; biz burada oturup bekleyeceğiz” demeyiz. Biz deriz ki “Git ve Rabbin ve sen onlarla savaş, fakat biz de seninle birlikteyiz.” Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki senin yürüdüğün yere kadar yürürüz” diyen Mikdâd ibnu Esved gibi. (bkz. Buharî, Tefsir/5-4609, Meğâzî/4-3952)
Tıpkı, “ya imanın ya da canın” diyenlere karşı “canım belki, fakat imanım asla” diyen iman erleri gibi… Tıpkı bütün devirlerde her türlü dünyalık vaadlere karşın imanından taviz vermeyen samimi müslümanlar gibi… Tıpkı içki, kumar, fala bakma ve put yasağı getiren âyetin sonunda ki; “... Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (5/Maide 91-92) sorusuna; “Evet Yarabbi! vazgeçtik” diyen seçkin mü’minler gibi. (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir 1/547) Tıpkı, tesettür emri geldiği zaman, sırf Allah’a itaat etmek, O’nun emrine teslim olmak için evlerinde ne bulabilirlerse onunla örtünen, Peygamber diliyle övgüyle mazhar olan Muhacir ve Ensar kadınları ve onları izleyen iffet timsali mü’mineler gibi. (Buharî, Tefsir/24-4758, 4759)
Sözün Özü :
“Bir de kalkıp dediler ki: Yahudi ve Hırıstiyan olmayanlar cennete giremeyecek. Bu onların hüsnü kuruntusudur. De ki: Eğer iddianızın arkasında duruyorsanız, hadi isbatlayın. Hayır aksine, her kim bütün varlığıyla görürcesine (muhsin olarak) Allah’a teslim olursa (esleme), Rabbi katında onun karşılığını bulacak, o gelecek için kaygı, geçmiş için üzüntü duymayaacktır.” (2/Bakara,112)
“Ama kim de bütün varlığıyla görürcesine (muhsin olarak) inandığı Allah’a teslim olursa işte o kopması mümkün olmayan bir halkaya yapışmış olur: en nihayet her iş döner dolaşır, sonucunu takdir etmesi için Allah’a varır.” (31/ Lukman,22)
“Bir de kalkıp dediler ki: Yahudi ve Hırıstiyan olmayanlar cennete giremeyecek. Bu onların hüsnü kuruntusudur. De ki: Eğer iddianızın arkasında duruyorsanız, hadi isbatlayın. Hayır aksine, her kim bütün varlığıyla görürcesine (muhsin olarak) Allah’a teslim olursa (esleme), Rabbi katında onun karşılığını bulacak, o gelecek için kaygı, geçmiş için üzüntü duymayaacktır.” (2/Bakara,112)
“Ama kim de bütün varlığıyla görürcesine (muhsin olarak) inandığı Allah’a teslim olursa işte o kopması mümkün olmayan bir halkaya yapışmış olur: en nihayet her iş döner dolaşır, sonucunu takdir etmesi için Allah’a varır.” (31/ Lukman,22)
Yazının başında vurguladığımız ‘selime’ fiilinin manasına dönersek; insana düşen Allah’a hakkıyla teslim olmak, Allah’a bağlanmak; yani müslüman olmak, sonra bu imanında ihlaslı ve samimi olmaktır. Bu da şerefli ve izzetli bir teslimiyettir.
KUR AN
“Ömrüne yemin olsun ki…” Siz hiç birinin ömrüne yemin ettiniz mi?
Ama Allah etti. Elçisinin ömrüne yemin etti (15:72). Bunun açılımı “Harap olmuş ruhları imar ve inşa etmeye adanmış ömrün şahit olsun ki” demekti.
İnsan hayatına “ömür” denilmesi, insanın mâ hulika leh'inin (yaratılış amacının) imar ve inşa olduğunu gösterir. İnsan hayatı, hem o hayatın sahibini mamur etsin, hem de o hayatın sahibi çevresini ve geleceğini mamur etsin diye “ömür” adını almıştır.
“Umre” ibadeti de aynı kökten. Ömrü imar ettiği için “umre” denilmiş. İbn Haldun'un “medeniyet” yerine kullandığı 'umran kavramı da öyle. Zira medeniyet, bir “imar ve inşa seferberliği”dir.
Ömür Ramazan olur mu?
Hayat “ömür” olursa, ömür de ramazan olur. Yani: hayat hem sahibini hem de başkalarını imar ve inşaya adanırsa, işte o zaman ömür Ramazan olur.
Zaten Ramazan'ın ve bir Ramazan'la gelen Kur'an'ın amacı da budur. Kur'an'ın doğum ayını oruç suretinde kutlamamızın sebebi bellidir: İnsani yanımızı öne çıkarıp beşeri yanımızı arkaya çekmek. Akleden kalbimizi öne çıkarıp, içgüdülerimizi ve şehvetimizi arkaya çekmek.
Zira vahiy anlaşılsın, öğüt alınsın ve yaşansın diye indirilmiştir. Vahyin sahibi Allah, kelamını “Düşünen bir topluma” ithaf etmiştir. “Doğrusu Biz bu Kur'an'ı öğüt için kolaylaştırdık; şu halde yok mu öğüt alan?” diye tek bir surede tam beş kez sormuştur. “Kur'an'ın maksadı üzerinde derin derin düşünmezler mi?” diye sitem etmiştir. Kur'an'ın bir Ramazan'da inmeye başladığını söyleyen ayet, vahyin amacını şöyle ortaya koyar: “o, insanlık için bir rehberliktir; bu rehberliğe ve doğruyu eğriden ayırmaya dair bir belge ve bilgi kaynağıdır”.
Ömrün Ramazan olması için indiği geceyi ömre bedel kılan vahyin hayata inmesi şart. Değilse insan ziyandadır. Bunun en güzel özetini Asr suresi veriyor:
1. 'Asr şahit olsun ki…
'Asr “bir şeyin özünün posasından ayrılması için sıkılmasını” ifade eder. Yani, bir şeyin hasat ve hasılatını almaktır. Gündüzün hasılat vakti olduğu için ikindiye 'asr denilir. Hasadı tam alınmış bir hayatı ifade ettiği için yüzyıla 'asr denir. İnsanlık tarihinin olgunluk dönemine tekabül ettiği, dolayısıyla hasat ve hasılat zamanı olduğu için “ahir zamana” 'asr' denir. Dahası, tüm ömürlerin hasadının devşirilip hasılatının alındığı “hesap gününe” 'asr' denir. Şu halde, bu ayetin muhtemel anlamları şudur: “İnsan soyunun hasılat zamanı” veya “İnsanlığın ikindisi olan şu son çağ” ya da “Son vahye mazhar olan ahir zaman şahit olsun ki…”
2. Elbet insanoğlu tarifsiz bir kayıptadır.
Bu kayıp, insanın insanlık cevherinin kaybolmasıdır. Geriye canlı bir organizma olarak “beşer”in kalmasıdır. Sonuçta kaybolan insandır. Nasıl ki ahiret dünyanın ruhuysa, insan da hayatın ruhudur. İnsan kaybolursa, hayattan geriye ceset kalır. İnsanı kaybetmemek hayatın ruhunu kaybetmemektir. Bunun yolu son ayetteki şu dörtlü reçeteyi uygulamaktan geçer:
3. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler; yani birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.
1) İman etmek: İmanın akidevi tanımı inanmak, ahlaki tanımı güvenmektir. “Allah'a inanıp güvenenler” anlamına gelir. İnsan Allah'ın güveninin eseridir. Kayıpta olan insan, aslında Allah'ın güvenini (ve Allah'a güvenini) kaybeden insandır.
2) Salih amel işlemek: Bir amel ancak “ıslah” içeriyorsa sâlihât'tan olur. Yani, bir bozukluğu düzeltmeyen amel salihât'tan olamaz. Bu ayette iman sâlihât dışında sayılmıştır. Yine bir çok ayette namaz kılmak, zekat vermek sâlihât'tan değil hasenât'tan sayılır (Msl. 11:23; 2:277). Hasenât'a bire on, salihât'a cennet vaad edilir. Hasenât sahiplerinin seyyiatı örtülür, fakat sâlihât sahipleri “canlıların en iyisi” olmakla müjdelenir (25:70 ve 98:7). İyi olmakla yetinip aktif iyi olmayanlar kayıptan kurtulamazlar. İyiliği emretme kötülükten sakındırma farzı bu emrin daha sonraki adıdır. Yararı kişinin sadece kendine olan amel Salîh amel tanımına girmemektedir. O halde salih amel, 'kamusal alan'daki ifsada yönelik ıslah girişimidir.
Son iki şart salih amelin açılımıdır:
3) Hakkı tavsiye: Salih amelin açılımıdır. Hak, insan-Allah ilişkisinde tevhide, insan-insan ilişkisinde adalete tekabül eder. Hakkı tavsiye tevhid ve adaleti ikame için gayrettir.
4) Sabrı tavsiye: Hakkı tavsiye bedel ister. Bu bedeli ödemek gerektiğinde sabır tavsiye edilir. Sabır hak üzerinde sebat ve direniştir. Sabır, düzeltme talebinden vazgeçmemektir. Sabır, aktif iyi olma yolunda, kötülere ve aktif kötülere meydanı bırakmamaktır. Yoksa insanoğlunun kaybı kaçınılmaz olur. İnsanlar analarından iyi doğarlar, “aktif iyi” olamazlarsa, önce kötü, sonra aktif kötü olurlar. İşte o zaman bir tek o kaybetmez, bütün insanlık kaybeder.
İşte ömrün Ramazan olmasının anahtarı. Böyle bir ömrün ahireti bayram olmaz mı?
18 Ekim 2010 Pazartesi
Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.
Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.
Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.
Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Schopenhauer’ın deyişiyle: “Sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin.”
Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.
Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra “görüşüm-uzaklaşım”la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.
Aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. “Öznel bir özcoşu”dur. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimle hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.
Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, “inanış”ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu… Kendi gözleriyle görürler.
Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.
Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.
Aşk, kabadır, şiddetlidir. bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.
Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.
Aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.
Aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. Aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. Kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. Oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini , beslemelerini diler. Sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.
Aşkta, rakip sevilmez. Oysa sevgide, “Köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler.” Kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. Bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. Sevgiliden nefret edilir.
Sevgi ise inançtır. inanç ise salt bir ruhtur. Sınırsız bir sonsuzluktur. Bu gezegenin türlerinden değildir. Aşk, doğanın kementidir. doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği”, bir aştır. Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. Aşk, bedenin görevlisidir. oysa sevgi, ruhun elçisidir.
Aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir “bilinçsizlendirim”dir. Oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.
Aşk, tat aramaktır. oysa sevgi, sığınak aramaktır. aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.
Aşkın yer değiştirdiği olur. soğuduğu olur. Yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.
Aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.
Kevir.
Dr. Ali şeriati
Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.
Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.
Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Schopenhauer’ın deyişiyle: “Sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin.”
Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.
Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra “görüşüm-uzaklaşım”la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.
Aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. “Öznel bir özcoşu”dur. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimle hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.
Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, “inanış”ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu… Kendi gözleriyle görürler.
Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.
Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.
Aşk, kabadır, şiddetlidir. bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.
Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.
Aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.
Aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. Aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. Kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. Oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini , beslemelerini diler. Sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.
Aşkta, rakip sevilmez. Oysa sevgide, “Köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler.” Kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. Bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. Sevgiliden nefret edilir.
Sevgi ise inançtır. inanç ise salt bir ruhtur. Sınırsız bir sonsuzluktur. Bu gezegenin türlerinden değildir. Aşk, doğanın kementidir. doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği”, bir aştır. Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. Aşk, bedenin görevlisidir. oysa sevgi, ruhun elçisidir.
Aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir “bilinçsizlendirim”dir. Oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.
Aşk, tat aramaktır. oysa sevgi, sığınak aramaktır. aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.
Aşkın yer değiştirdiği olur. soğuduğu olur. Yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.
Aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.
Kevir.
Dr. Ali şeriati
müslimun
selamun aleykum arkadaşlar
nasıl giriş yapsam bilmiyorum ne desem nasıl başlasam konuya daha önce hiç blog açmadım dedim açsam mı açmasam mı ama elimden gelen pek bir şey yok tu.aslında hala var da sayılamaz bu bloğu açana kadar baya ter attım :))neyse ...
bu blog açıldı ve kişisel bir blog değil bu blog herkesin girip inşallah faydalanabiliceği bir blog.
örneğin islamda ki kavramlar.kavram dediysem kavram karmaşasına uğramış kavramlar.mesela tek bir kavramı ele alırsak müslüman kavramı
1)müslüman kavramının semantik anlamı
2)zıt anlamları
3)islam öncesinden kullanılmış mıdır kullanuldıysa nasıl
4)mekke döneminde nasıl kullanılmış
5)medine döneminde nasıl kullanılmış gibi
bunların kaynakları ise sizlere verilmiş olacak yani öyle gelişi güzel kafadan olan şeyler değil gayet net şeyler olacak inşallah..
bende daha olayın çok başındayım hatam varsa affola;)
nasıl giriş yapsam bilmiyorum ne desem nasıl başlasam konuya daha önce hiç blog açmadım dedim açsam mı açmasam mı ama elimden gelen pek bir şey yok tu.aslında hala var da sayılamaz bu bloğu açana kadar baya ter attım :))neyse ...
bu blog açıldı ve kişisel bir blog değil bu blog herkesin girip inşallah faydalanabiliceği bir blog.
örneğin islamda ki kavramlar.kavram dediysem kavram karmaşasına uğramış kavramlar.mesela tek bir kavramı ele alırsak müslüman kavramı
1)müslüman kavramının semantik anlamı
2)zıt anlamları
3)islam öncesinden kullanılmış mıdır kullanuldıysa nasıl
4)mekke döneminde nasıl kullanılmış
5)medine döneminde nasıl kullanılmış gibi
bunların kaynakları ise sizlere verilmiş olacak yani öyle gelişi güzel kafadan olan şeyler değil gayet net şeyler olacak inşallah..
bende daha olayın çok başındayım hatam varsa affola;)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
